Basında

Açıklamalar

Ölüm = Ölüm

Juan Botella Lucas'ın 3,5 uzunluğunda 1 m eninde yekpare ağaçtan yonttuğu ve ağırlığı 120 kg bulan, şerefeli, alemli minaresi bize tek tanrılı bir dinde ölümün bir anons'a, sala'ya dönüşen yüzünü gösteriyor. Minarenin İslam ülkelerinde önemli bir özelliği var. İbadet mekanın bir ünitesi olan bu parça sadece namaz saatlerini hatırlatarak müminleri namaza çağırmakla kalmıyor, aynı zamanda ölen kişinin eşrafa duyurulduğu bir haberleşme şekline de aracı oluyor. Ölenin kimin eşrafından , hangi mahalleden, kimin oğlu/kızı olduğu, ne zaman, nerede toprağa verileceği türünden soruları cevaplayan sala, sosyal bir aktiviteye aracılık ediyor. Bir haberleşme kulesine, verici istasyonuna dönüşen minareden verilen sala'nın aynı zamanda tüm Müslümanları eşitleyici bir yapısı da var. Kim olursa olsun bu kuleden her Müslüman için aynı dua okunuyor ve aynı sözler aktarılıyor. Juan'ın bir İspanyol olarak İspanya'daki Endülüs dönemi İslam yapılaşmasıyla olan yakınlığını göz önüne aldığımızda bu ilginin kaynağını çözmek mümkün. Yine de bu anıtsal ünite daha çok, gecekondu mahallelerindeki üç göz odadan oluşan derme çatma-camilerin bodur minarelerini hatırlatıyor.

Akılın Oynatmaları

'Sadece ölülere yaşatan canlılar olduğu zaman var olacaklar, canlılar sadece canlılara anlam veren ölüler varsa canlı olacak.

Meyveleri tatlı olduğuna veya olmadığına ağacı ne ilgilendiriyor? Vermesi gerektiğin için veriyor, o kadar. Üretimin etiği ilgili felsefeci ile beraber bu fikri paylaşıyorum. O meyveye yiyen olmazsa bile, gözlerine rahatlamak için kullananlar olacak, onu kim bir tabloya getireceği olacak. Ya da onun bulunması alışık olmaktan veya başka bir neden onun hiç dikkati çekmiyorsa yeniden ağacın gölgesinden faydalanması için kullanılabilir. Başka hayvanlar ağacından meyve düştüğü zaman besin olarak faydalanabilirler ve sonrası kendileri gıda olarak çevirebilir, hatta bu meyve bir düşüncenin kafasına üstünde düşebilir.

Bazı çalışmalar aşağı yukarı bilinmiş-tahmin edilmiş dillerde yazılmış mezar kitabesini hatırlatabilir. Yalnız cümlesi değil mezar taşı madde olarak, bulunduğu mekan, etrafındaki nesneler, var olmalar, ışık, sesler, kokular ve aynı zamanda gölgeler, sessizlikler interaksiyonu esere anlamı veriyor.

Mumyalanmış varlık kalıntılarıyla beraber başka malzemelerle birleştirmiş görünebilir. Bunlar sahte bir şekilde abartılmış ağırbaşlılık ile değil saygı ile davranılmış ve düzenlenmiş oluyorlar. Bu saygı hem ölüm olaya karşı hayranlıkla karışmış hem de hayat içerdiği ironi veya onun anlamı ulaşmaya çalışmak içerdiği ironi ile karışmış oluyor.

Eğer eserin imalatı ve gözlemi ortaya çıkan sonuçları değerlendirmeye oyalanırsak, bulunmuş cevaplardan daha çok bulunmuş sorulardan, getirmiş ve yeniden ortaya getirmiş cevaplardan bahsedebiliriz. Ölümün anlamı hem evrenin karışık mekanizma çalışma şekli içeriyor hem de ölüme karşı sorunu ve hayranlığı içeriyor.

Tarihte ölüme tapmaktan yasaklamaya kadar uğraşılmış ve çoğu zamanlar (bu iki davranışlar içeren) ona saklanmaya uğraşılmış.

Tatminli bir cevabın eksikliği doğru bir sorun eksikliğinden kaynaklanması mümkündür. Bir soru ortaya atıldı kendimize sorgulamayı benziyor. "Kendimize bir soru soruyor muyuz?" gibi derken kendisi bir cevaptır, çok fazla açık bir doğrulamadır ya da tek başına kendisinden oldukça boş ve saçma bir sorudur. Tabi ki ardında başka sorular gelebilir, "ne?"," neden?" gibi sorular ve böylece devam etmek baştaki soruyu tekrarlamaya kadar, belki o soru bir kaç sefer ara araya tekrarlanmış olur ya da başlangıç soruyu unutmaya kadar.

Organik malzeme içermeyen objelerde var. Bazıları, plastik tekstil malzemeden yapılmış objeler direkt doğuma ima edilmiş, figürasyonlardır. Bu objelerden hayatın başlangıcının, doğumun diğer yüzü meydana çıkıyor: hayat bize yüzde yüz tek garanti verebilen olay. İnorganik malzemeye canlandırmaya çalışılır. Organik malzemeye de. Bu alıştırma bilimsel acısından cansız varlıklarla çalışırken başka bir boyut kazanır.

Her şeye rağmen, eserde hayat atışı hissedilebilir. Gerçeği ki bu kaçınılmazdır, hem çalışma birisi hayattayken yapıldı, hem de seyirci canlı olduğundan atışı hissetmek kaçınılmaz bir şey.

Hayata ve ölüme karşı sahte saygı yokluğundan eserde belli bir çiğlik ortaya çıksın nedeni olabilir. Bu çiğlik bazı hassasiyetlere değişik şekillerden yaralabilmesi mümkün.

Yara baştan arz edilmez. Macerayı arz edilir. Macerayı içeren tehlike yararlanma getirebilir. Yara bir işarettir, ölümün bir hatırlama, küçük bir ölümdür. Yaradan hayat için çok öğrenilir, hem de çok. Yaralanmadan itibaren hayat daha fazla yoğun oluyor, daha fazla açık ve daha fazla acıl oluyor. Eseri bu şekilde sunulması gerekiyor. Bu da eseri şekillendiriyor.

Eğer çiğlik birine ağlatıyorsa, hayat atışı hissetmesini önleyen ağlama tekrarladığı zaman çok fazla ya da tamamen o kimseyi yaklaştırabilir. Bunu olduğuna zor olduğuna rağmen tam imkansız değildir.

Eğer bu kimse tanıdıksa ve değerliyse onun ilgili harekete geçmesi gerekiyor. Daha çok eğer bu kişi mekanın en önemli sakin, sahibi olduğu için bir sürede eserin sergilediği mekanda en fazla zaman geçiren olacak. Birde o mekana gelen ziyaretçilerin hassasiyet özelliği bir işaret olabilir.

Bir şey yapılması gerekiyor, ama sahteliğe düşmeden. Perdeler çekilebilir ve parmak ucularla günün ya fırtınalı ya sağlam bir güneşli nasıl ortaya çıktığı isteyenlere tahmin edilmek.

Daha sonra pencereler iyice açılacak. Ne olacağını görünecek. Bir gün yada çok günler sonra normal görünebilir, hayal gücü daha önce onları harika yaptığına rağmen. Gerçeği ki tamamen normal gün yoktur. Başka şeylerin yanında bunun ilgili günün yaşamak, canlı olmak ibaret olur.

Sadece ölülere yaşatan canlılar olduğu zaman var olacaklar, canlılar sadece canlılara anlam veren ölüler varsa canlı olacak.'

Juan Botella Lucas - Ekim 2007

%99 Sünger %70 Su

AYŞEGÜL SÖNMEZ - Kültür Sanat / 02/02/2009 - RADİKAL

Süngerden musluk mu, ne tuhaf!

Juan Botella Lucas, bu kez, “Yüzde 99’u sünger, yüzde 70’i su” diyor. Bununla da yetinmiyor bir de izleyiciye sergiyi gezerken Türkçeye hakim bir şekilde de “Yarasın” da diyor. 1970 Madrid doğumlu Lucas, 10 yıldan fazla süredir Türkiye’de yaşıyor. Onu önce İstanbul, ardından Mersin’e sürükleyen macerasını ‘özel’ olduğunu söyleyip anlatmıyor. Ev hanımı ama resme düşkün bir anne ve Madrid devlet hastanesinde çalışan cerrah bir babanın oğlu Juan, iki çocuğuyla birlikte Mersin’de yaşıyor. Mersin Güzel Sanatlar Fakültesi’nde hocalık yapıyor. Lucas’ın Levent Çalıkoğlu’nun ‘Tehlikeli Şeyler’ sergisinden beri izlediğimiz macerasında en büyük özelliği malzemede sınır tanımaması... Malzemeyi bir post-arte povera’cı gibi kullanmasında, geleneksel formları monden malzemelerle anlatmasında... Bir daha sormayacağımızı düşünmemize rağmen bugün daha da sık sorduğumuz çağdaş nedir sorusuna bu anlamda Lucas’ın verdiği yanıt zengin. Malzemenin kendisini bir fikir gibi işlemesiyle metafiziksel bir dil kuruyor. Bu dilde Madrid-İstanbul-Mer-sin coğrafyasında gidip gelmek ve tuhaf, kimi zaman tedirginlik verici, absürd referanslarla karşılaşmak ya da tüm kültürel referansları kaybetmek mümkün olabiliyor. Lucas, son sergisinde de Piartworks’ün iki farklı mekanına süngerden ürettiği işleriyle yerleşmiş. Galerinin ana mekanında doğu-batı, gelenek ve modernlik arasında gidip gelen kente dair kesitleri birer mimari maket gibi tasarlamış. Girişe, sanat tarihinde Çeşme kavramına gönderme yapan süngerden, ironik mi ironik, bir Osmanlı musluğu yontmuş, koymuş. Bu mekanın rasyonelliğinin aksine küçük mekanda ise feminen yüzünü göstermiş. Pullarla renklendirdiği kimi zaman Şahmeran konulu cam altı resimlerini andıran, kadınsı formlarla bu küçük mekanı çoğaltma yoluna gitmiş...

Farklı malzemeler kullanıyorsun. Fikrine uygun malzeme mi arıyorsun yoksa malzemeye uygun fikir mi buluyorsun?
Aslında böyle bir sorunum yok. Böyle sorularım yok. Bir iş yapmaya karar verdiğimde bu soruların her biri, birbirini tamamlayarak kendisini var ediyor. Süngerden bir sergi yapayım diye işe başlamıyorum. Ya da susuzluğu anlatmak için sünger kullanayım da demiyorum. Proje temelli çalışmıyorum zaten. Projeye karar verip onun için gerekenleri düşünmüyorum. Hayatın içinde, gündelik hayatın akışı içinde form da fikir de malzeme de gelip beni buluyor. Aynı anda gibi yani... Zaten ben fikrin malzemeyi, malzemenin de fikri desteklediğini düşünürüm. Bu ikisinin aynı anda o işi oluşturduğunu düşünürüm. Bir şekilde açık olmaya çalışıyorum.

Peki malzemenin dayanıklılığı seni ne kadar ilgilendiriyor? Mesela süngerden tuvaller ve objeler zamanla erimeyecek mi?
Önceki sergimde mumyalar yapmıştım. Binlerce yıl durabilir mumyalar. Bu da benim sorum değil. Malzemenin dayanıklılığını hiçbir şekilde problem etmiyorum. Süngere gelecek olursak... Çok da dayanıklı. Sergi için bazı süngerleri sokaktan topladım. Zaten sokaktan çok malzeme toplarım. Mesela bir parça buldum, sokakta, köpekler üzerinde uyumuş, yağmur yemiş, güneş görmüş. Ne kadar sağlam. Benim için malzemenin değişip dönüşecek olması önemli olabilir. Zaman geçtikçe yıpranacak olması. Duvarlar eskiyor, boyuyoruz. Masalarımız ahşap onlar da aşınıyor. Korumak istediğin zaman yöntemler vardır elbette.

Bir dönemin fakir sanatçıları (artepovera) gibi o mükemmel sonsuz sanat eseri fikrini kurcalamak gibi bir derdin var mı?
Açıkçası bu çok büyük bir dert, böyle büyük bir derdim yok, Allah’a şükür... (Gülüyor.) Benim sadece farklı etiketler bulmak, takmak, yapıştırmak gibi bir derdim olabilir. Baktığında ‘Aaa süngerden musluk ya da su, ne kadar tuhaf...’ Birazcık şaşırtmak gibi bir dert. Birazcık olan bitenin dışında bir görünüm sağlamak. Bir anlığına farklı algı, o şeyin ne olduğunu unutturmak ya da genelde nasıl yapıldığını.

Non-endüstriyel/ endüstriyel, organik/organik olmayan gibi ayrımların var mı? Bununla ilgili bir stratejin var mı?
Doğal malzeme de kullanıyorum. Doğal olmayan malzeme de... İkisini bir arada kullandığım da oluyor. Mesela ‘Akıl Oyunları’ sergimde hayvanları mumyalamak için poliüretan kullandım. Doğanın içinde yaşadığım için doğal malzemeye rahatlıkla ulaşabiliyorum. Ama mesela özellikle ağaç alıp oymayı mükemmel heykeller yapmayı istemem. Çünkü o doğaya zarar gibi gelir. Ama kopmuş bir ağaç dalını bir yerde kullanabilirim. Ağaçlar içinde yaşıyorum zaten.

Mersin’de yaşamanın nedeni doğaya yakın olmak mı?
Doğa, bir ihtiyaç. Keçi nasıl dağa doğru gidiyor, ben de onun gibi...

Madrid ve Barcelona’da çağdaş sanat son derece milliyetçi... Müzelerde hep İspanyol sanatçılarını görüyoruz. İspanyol geleneği içinde çağdaş heykel yapan biri olarak kendini kimlerle ilişkilendiriyorsun?
Evet ama mesela İspanyollar, Almanlar, Amerikalılar gibi gruplar oluşturmamışlardır. Öyle Paris’e gitmemişlerdir. Bir hareket içinde değillerdir. Mesela Picasso, kendi başına yapmıştır ne yaptıysa. Ben Goya’yı çok severim. El Greco’yu da. Goya, çok zaman dışı bir sanatçı. İleriyi görmüş. Çok açık konuşan birisi hem de çok eleştirel. Kraliyete iş yapıp hem de ondan lafını esirgememiş. Bir de büyürken gördüğün reprodüksiyon resimler... Bizim evin koridorlarında onlar duruyorlardı.

Küçük galeride yaptığın işler öbür mekana göre feminen. Feminen olmak sana nasıl geliyor?
O hareketle ilgim yok. Feminen gelenek içinde gidip gelmek iyi bir şey bence. Feminen bulunmak, Türk bulunmak gibi çok hoşuma gider.

Kent manzaraların, kent görünümlerin mimari maketler gibi... Kent, sünger sayesinde gelenekle gelişmişliğin ortasında tanımsız bir hal almış. Kent algını merak ediyorum. İstanbul’u nasıl algılıyorsun?
İstanbul hem Doğu, hem Batı, hem açık hem kapalı, hem yokuş hem düz, hem çukur hem tepe... Arada derede... İstanbul’da her şeyden bir zevk alabilirim. Her tür mimariden, doğru ışıklarda göreyim yeter. İstanbul’u hangi ışıkta gördüğün benim için çok önemli.

Osmanlı çeşmesinin boyutuna nasıl karar verdin?
Mekanı çok düşündüm. Çok benzetebilirdim, malzeme uygundu ama benzesin istemedim o kadar. Tekrarlamak istemedim. O çeşme başka bir şey olsun istedim o yüzden de büyük yaptım.

Okulda öğrencilerine ne öğretiyorsun?
Kendini ifade etmeye alışsın, kendine güvensin ve açık bir şekilde sanat üretebilsin... Değişik teknikler, çağdaş sanat malzemeler... Klasik konuları da öğretiyorum bir yandan. Işık görmek, klasik ve modern eğitim bir arada veriyorum. Öğrencinin en çok öz disiplin sağlamasını istiyorum ki gerçekten kendini açık bir biçimde ifade etsin, özgürlükle üretebilsin...

Dikkat ettim, sergiyi Tophane eşrafı da hiç yadırgamadı. Etraf, malzeme satan dükkanlar muslukçular, tesisatçılarla dolu. Sergi bu dokuya çok gitti...
Ben de düşündüm... Bir önceki sergide Antonio’nun sergisinde, gemi vardı, yelkenli. Galerinin tam karşısındaki hediyelik eşya satan dükkan da böyle bir obje vardı satılık. Çok yakındı, çok iyi sürprizdi. Benim Osmanlı musluk heykelin 50 metre ilerisinde de bu sefer belediyenin afişi var, benim yaptığım kadar büyük, Osmanlı musluklarını koruyalım, yazıyor. İstanbul belediyesinin afişi aynı sokakta...

Satmak önemli mi sence? Çok zor satılacak işler yapıyorsun sanki. Ölü hayvanlar gibi...
Satmak değil, para kazanmak önemli. Buraya kadar gelmek için nakliyatçı parası, fotoğraf afiş için baskı parası, herkes para istiyor...

Juan Botella Lucas’ın ‘%99 Sünger %70 Su’ başlıklı sergisi 28 Şubat’a kadar Pi Artworks Tophane’de.

Tehlikeli Şeyler

Juan Botella Lucas'ın sünnet edilen ucu morarmış dev penisi ile insan avlamak için kullanılan devasa fare kapanı, gündelik yaşamda karşımıza çıkabilecek iki farklı tehlike türünü görünür kılıyor. İlkinde hem dini inanış hem de daha iyi bir cinsel birleşme için yapılan bir kesim işleminde oluşacak hatanın tüm bir hayatı perişan edebileceği, ikincisinde ise, etrafımızı kuşatan tehlikelerin -ölçek değişse bile- bizi yakalamaya hazır bir kapan gibi beklediği ima ediliyor. Morarma, kan, makastan oluşan penis törensel bir havada gerçekleştirilen sünnet düğünlerini, fareler için kullanılanlarla aynı işleyiş düzenine sahip devasa kapan ise en ufak bir yanlış hareketle başımıza gelebilecekleri hatırlatıyor. Özellikle tetiği her anfırlamaya hazır fare kapanı, sergilendiği odanın girişindeki tüm uyarı işaret ve yazılarına rağmen izleyicinin merak edebileceği bir tahrik nesnesi.

Katalog: Tehlikeli Şeyler

MANİFESTO

Yıkılmış agaçtan minare yontarım; ölmüş hayvanlara hayat solukları veririm; peluştan elektrik sandelyesi yaparım; kuru bagırsakla sek-sek çizerim; dikenden bir bayrak; devasa bir sünnet...

Kaplanlar kafesinden gevşek ipe, oradan palyaço numarasına... bıçak fırlatarak geçinen bir sirkçi gibi...

Dünyanın en tehlikeli mesleklerinden birini yapıyorum.

Juan Botella Lucas

Zeus'un Bacağı (Dyonisos Doğumu)


The Leg of Zeus ( pre-birth of Dyonisos) Project for the Festival of Perperikon-2005

b y J u a n B o t e l l a L u c a s

The project is based in the mitolojic legend of the way that the God Dyonisos, comes to the life. Zeus, the God father, marries with Semele, one mortal, daugther of the king of Thebas. She becomes pregnant and dies before birthing his son. Zeus takes the foetus from her insides and transplants it to his own leg, where Dyonisos will be borne.

Phases of the realization of the project:
  • .Creation of a sculpture of rubber-foam, with the shape of a big leg: the leg of Zeus.
  • .Fabrication of two platforms (like beds) of wood , and covering them with foam and cloth, one of them for carring the sculpture from the hill of the mountain to the temple, the another one for transporting a living women, prepared as Semele, who will be carried too to the temple of Dyonisos. The transport from the hill to the temple will be made by food, carring the bed-platforms human hands as a procession. It can be followed for drummers and trompets, and the rest of the visitors.
  • .At the arrive to the temple, the Leg will be installed and the “fruit” of the pregnant lying woman representing Semele will be added to the Leg, remaining as a composition.

  • The phases of the realization of the project are not strictly-closed, the project as a living performance is open and susceptible of changing in the course of its realization depending of several factors as human, materials, spontaneus ideas,...

    Art-Kart


    Art-Kart 2000 (Türkiye Sanat Yıllığı)
    17 Ekim-17 Kasım 2000 - Galeri Apel, İstanbul

    Art-Kart 2000 sergisi, Galeri Apel'in yöneticisi Nuran Terzioğlu'nun galeriyi açtığından bu yana gerçekleştirdiği temalı sergilere bir yenisini ekledi; aslında bu sergide birleştirici bir temanın ötesinde, birleştirici bir format rol oynuyordu: Galeri davetiyesinde de belirtildiği gibi, Art-Kart 2000, "21x15 cm boyutlarında 400 özgün yapıttan oluşan bir sergi"ydi. Farklı eğilimlerden 50 kadar sanatçıyı yan yana getiren sergi, bu açıdan kartpostalı akla getiriyordu, ama kartpostal çoğu sanatçının formata uygunluğu çerçevesinde değindiği bir tema olmuştu: Yoksa sanırım eski kuşaktan Nur Koçak, yeni kuşaktan ise Rüçhan Şahinoğlu gibi sanatçılar (hatta çok yenilerden de Fatih Sungurtekin) unutulmazdı ve kartpostal, dekoratif bir fortmat değil de daha kültürel ve sosyal boyutlarıyla ele alınırdı. Sergide dikkatimi çeken bir iş, hemen girişte yer alan Juan Botella Lucas'ın doğal malzeme ve gölgeyle kurguladığı zarf biçimindeki kırılgan nesnesiydi; olabildiğine sade bir ifadeyle günümüzde atık pek kullanmaz olduğumuz bir iletişim biçiminin unutulmuşluğunu ifade ediyordu. Bilmiyorum, belki bu serginin altını çizmek istediği de buydu.

    Juan Botella Lucas, Doğa Ürünü, 2000

    Nurseren Tor & Juan Botella Lucas Sergisi


    Nurseren Tor & Juan Botella Lucas "ÇÖLDE İNANDIRMAK" "to convince in the desert"
    [02.12.2003 - 07.01.2004]

    -Yalnız yürümeyi sever misin?
    -Öyle mi ? ben de
    -Hadi o zaman ikimiz yalnız yürümeye gidelim.

    Biraz zaman geçti. Çölde yürüyen yapayalnız yüzbin insana neler gördük veya neler görmek istedik gösteriyoruz.

    www.galleryapel.com

    Yedi Uyurlar (iken)

    Gördüğümüz ve göründüğümüz her şey rüya içinde bir rüyadır. (Edgar Allan Poe)

    7 Uyurlar, tarihi, siyasi ve dini izleri olan bir efsane. Efsane, yetkiyi kötüye kullanma, korku, çaresizlik ve zamanın dışında yaşayan adamın uyumsuzluğunun yanı sıra tümüne katlanması için gerekli sabır ve yeteneği ifade eder.
    7 Uyurlar manevi inançlarına aykırı davranmaya zorlaştıran, silah gücünü bırakıp barışçıl muhalefetin gücünü ve maddi mallarından vazgeçişi seçen rehber çoban, köpeği ve askerlerden oluşan bir grup.
    7 uyurlar 309 yıllık uykularının ardından önceye göre daha elverişli bir durumla karşılaşmışlar, fakat bu seferde başkalarının malını gasp etmek suçundan yargılanmışlar. Daha sonra tekrar hepsi uykuya dalarmışlar ve bu uyku zaman dilimi bin beş yüz yıl civarındadır.

    “Yedi Uyurlar” projesi bizi gizemli, göz kamaştırıcı veya saçma yasalara uyan evrenlerin içine almaya çalışıyor.

    Hayalperestlik ile saçma sapan formülü, makul ve inandırıcı diktatörlüğünü kırmak, insanoğlunun ahmaklığı ve kibirliği ile alay etmek, rüya görüntülerin erdemlerini keşfetmek ve anlamak için esastır.

    Sergi iki aşamalı tasarlanmıştır:
    1. "Juan Botella Lucas - Yedi uyurlar (iken)"
    2. "Yedi Uyurlar (2. dirilme )"

    1. " Juan Botella Lucas - Yedi uyurlar (iken)"
    Sanatçının bakışıyla dünyanın gerçekliğini yansıtan heykel, video ve yazı çalışmaları sunulmaktadır.

    Sanki güzel olandan daha fazla garip olan karşımıza çıkıyor. Yaşadığımız dünya bir nevi öyle değil mi? Ben de bazen böyle olmasını istemezdim, ama var olan budur. Daha iyidir ve böyle olması belki ölüm’den sonra en genelleştirilmiş kötülüklerden birisini adı olan sıkıntı olmadan yaşamak için gereklidir. Dünya devam etsin bulmacalarıyla, onları çözmeye çalışmak için, onun sınırlarıyla onları geçmeye çalışmak için, onun sıvılarıyla katılaşarak, buharlaşarak ve çukurları doldurup taşacağı kadar, devam etsin onun dansları, ödeşmeleri, kurallar dışı rüyaları, yasaklamaları, içinde insan organları olan ruhlu makineleriyle geçirilmiş labirentleri, düşünmeden yapılan şeyleriyle, bahaneleriyle, onun esnekliğiyle, sorunlarıyla, yetersizliğiyle ve bir şeyi yaratmak için, birçok şeyleri veya hepsini yok etmek için akılı ile devam etsin. Dünya insan tarafından görüntülenmiş bir dünyadır. Zamanlar jpeg formatında, belki fosil olarak veya buzda koruyacak bizi. (Juan BotellaLucas)

    "Juan Botella Lucas - Yedi uyurlar (iken)" can sıkıntısı karşısında bir tavrı temsil eder. Fiziksel ve zihinsel çaba’dan kaçan vakit geçirici bir şey gibi değil, kendi çıkarlarına karşı aykırı olabilen ve ya anlamsız bir yaramazlık gibi algılanabilmesi pahasına maddeleştirilmiş bir hayat itişidir.

    "Yedi Uyurlar (2. Diriliş )"
    İncil ve Kuran‘da değinilen, Anadolu coğrafyası ve tarihine bağlı bir efsanesinden heykel enstalasyonu.

    “7 uyurlar, ikinci dirilme” sergisinde bugünkü fiziksel gerçekliği, gezilebilinen, fotoğraflar çekilebilinen, eserlerin üzerine gizlice isimler ve tarihler yazılabilinen, siyaset, din hatta sanat üzerine görüşler yapılabilinen bir turistik merkezi olarak güncel versiyonu sunulacak. Juan Botella Lucas “ Yedi uyurlar " projesinde yaşamın saçmalıklarıyla ilgili, olağandışı karmaşık ve bazen kafa karıştırıcı çalışmalarla düşünmeye, öz eleştiriye ve akıla davet ediyor.

    Yedi Uyurlar (2. Diriliş )

    “Yedi Uyurlar (İkinci Diriliş)”
    Dini kitaplarda değinilen, Anadolu coğrafyasına ve tarihine bağlı 7 Uyurlar efsanesini yansıtan bir projedir. Yedi Uyurlar, tarihi, siyasi ve dini izleri olan bir efsane. Efsane, yetkiyi kötüye kullanma, korku, çaresizlik ve zamanın dışında yaşayan adamın uyumsuzluğunun yanı sıra tümüne katlanması için gerekli sabır ve yeteneği ifade eder.
    “Yedi Uyurlar (İkinci Diriliş)”, efsanesinin ve güncel analizinden geliştirilmiş projede insanoğlunun maddi ve manevi dünyasının buluştuğu ve ayrıldığı faktörleri sorgulanmaktadır.
    Manevi yüzeyinde, saçma (mantığa ulaşılamaz olan) ve derinlik (ulaşılması olağan üstü güç olan) kavramları değerlendirilmektedir.
    Maddi yüzeyinde, manevi yüzey, kurallar yazma, tarihe sahip çıkma ya da mal etme, dünyevi faydalar, farklı cins ibadet eylemleri, umursamazlık ya da yüzeysellik gibi davranışlarda billurlaşma şekli değerlendirilmektedir. Maddi yüzeyinde, manevi yüzeyin farklı davranışlarda (kurallar yazma, tarihe sahip çıkma ya da mal etme, dünyevi faydalar, farklı cins ibadet eylemleri, umursamazlık ya da yüzeysellikte) şekillendirilmesi değerlendirilmektedir.

    Bu bağlamda,

    kutsal olanın etrafında, tanıklar, törenler ve yayınlar aracıyla bir inanç sistemi oluşturma ihtiyacını dikkat çekmektedir. Böylece, İlahiyat tarafından güdülen amaç gibi belirli standartlara uyum veya uyumsuzluğuna karşı, örnek ya da ibret olarak insanların zihninde olağanüstü (şeylerin normal gelişmesine ters olan) bir olayı kaydetmek ihtiyacından kaynaklan, anormal ile normal/kuralsal arasında bir bağlantı kurulmaktadır.


    Yedi Uyurlar ile ilgili hümanist Jose Luis Cardero López notunda,

    olağanüstü ya da saçma olan, ölünün hayata geri gelmesi değil çünkü bir ya da birkaç başka şekilde (ölmeden üreme veya öldükten sonra dönüşülen toz birleştiği başka yapılarla bütünleşmesi ile) yaşam döngü tekrarlanıyor. Uyurların geçici olarak olsa bile vücut ve ruhuyla dünyaya geri dönmek ihtiyacı ve tanıkların buna, kendi faydası için değil, İlahiyat için, ya da daha ilginç, onun elçilerin ve temsilcilerin faydası için, tanıklık etmek ihtiyacı saçmalık olabilir. Saçmalık insanların kalplerini hareket ettirmiyor, fakat yaşadıkları toplum içindeki kurumların yelkenlerine rüzgâr estiriyor ve dünyadaki bulunan yerini haklı çıkarmak isteyen sosyal topluluklar, dünya görüşü ve bilişsel sistemleri de çizmektedir.


    Bu bağlantılar, projenin farklı katmanlarında ortaya çıkmaktadır.
    Gerçek ve hayali yüzeylerin buluşması, objelerin yanında iki boyutlu tasvirler bulunmasında ortaya çıkmaktadır. Aynı zamanda iki boyutlu tasvirlerin içerisinde, bir taraftan desenler bir taraftan fotoğraflarla, iki farklı dünyadan bahsedilmektedir. Bunların arasında efsanenin gerçekleştiği yer ile ilgili çeşitli belgeler ve (birbirlerine ters ve gözden düşüren) yazılı deliller bulunmaktadır.
    Sergi mekanı, Dünyadaki otuz üç tane yedi uyurlar mağarasından herhangi birisi ile yarışmak istemeyen enstalasyon, o otuz üç tane buluşma yerlerinin tasviri değil, bu serilerden otuz dördüncüsü yeni bir buluşma mekanı oluşturulmaktadır.

    Mekânda sergilenen objeler:
    Yedi yatak efsanenin kahramanlarının tasvirleri olmasından daha çok maneviyat üzerine düşünme, eğlence ve ticaret gibi başka dünyevi mallara ulaşmak için, bu efsanevi kahramanların araç olarak anlamının yerini değiştirilmesi ifade edilmektedir.
    Sünger yatakların kullanılması, izleyicinin günlük ve gece hayatına yakın olan malzemeye empati uyandırmaya çalıştırılmaktadır.
    Yatak üzerine yapılmış olan iskeletler tasviri desen olarak anlatımıyla hikâye karakterine atıfta bulunmaktadır. Süngerden taş biçimi oluşturma ilişkisi gibi, iskelet desenlerin şema ya da karikatür biçimi ile izleyiciye sert gerçeğe karşı bir sempati kurmaya çalışılmaktadır.
    Desenlerde hareket hissini yatakların şeklini değiştirmek kapasitesi ile bağlantılı olup malzeme sürekli farklı formlarda ya da farklı yapılarda yeniden yapılandırılmasına gönderme yapmaktadır.
    Uyurların aynı şekilde yapılmış olması, hamilelik, ölüm, uyku veya trans gibi bazı durumlarda bireysellik kaybı ya da bireysellik anlamının değişmesini ifade etmektedir.
    Serginin duvar düzenlemelerinde yedişerli gruplardan oluşan toplamda yirmi bir yastık kullanılarak, günümüzde efsanenin olağanüstü olay yerinin dünyanın otuz üç farklı bölgesinden sahip çıkılmasına gönderme yapmaktadır. Yastıklar üzerindeki fotoğraf baskılarda, dua eden gruplar, çevresinde oluşturulmuş ticaret, ziyaretçilerin kazıdığı işaretler, davranış kuralları işaretleri, doğruluk ve özellik akreditasyon belgeleri, ziyaret ve ibadet yerlerin fiziki ve sosyal aktüel gerçeği gösterilmekte.
    Sergide ayrıca izleyicinin karşısına yüzeyini değiştirebileceği interaktif bir iş bulunmaktadır. İş, mağara duvarlarındaki delik ve çatlaklar içerisine taşlar sıkıştırarak dua ve dileklerin kabul edilmesi inancı, pagan töreni türü yansıtan bir dijital baskıdır. Bu tören de bir yüzeye işaretler bırakmak (malzemenin yerini değiştirme) spontane gelişen, anı, dilek dilemek, iç gözlem ve eylemler bir arada insandaki maddi ve manevi dünyaları buluşturmaktadır.
    İkinci diriliş, farklı dinler tarafından anlatılan meşhur son diriliş ya da mahşeri anlatmamakta sadece bir gönderme yapmaktadır. İkinci diriliş bin dört yüz kırk beş yıl uyuyan yedi uyurların beklenen dirilişidir. Bu rakamsal veri tarihsel ve kutsal kaynaklardan alınmış azımsanamayacak insanlar tarafından otantiklik değeri kabul edilmiş. İlginç bir şekilde, belirtilmiş zamana dayanan veri, sonsuzluk ya da zamanı inkârı ile bağlantılıdır. Bu zaman inkârı ile ilgili, değişik dinlerin militanları arasında hatta farklı bölgelerde yaşayan dindaşların bile, o olağan üstü olayın ne zaman olduğu değil nerede gerçekleştiği ile ilgili daha çok uyuşmazlık ve muhalefeti (çatışma) rastlanmaktadır.
    Dirilmek inanılmaz bir şeye benziyor. Yüzyıllarca inançlar adına yapılmış cinayetlerle dolu bir tarih ile toplu dirilişten daha çok toplu ölümlere inanmamız daha normaldir. Sonuçta dirilişler için inanç gerekmekte, cinayetler ise umursamasızlık ya da unutkanlığı gerektirmektedir.
    Yedi ya da iki yüz otuz bir varlığı diriltmek şimdiki zamanda inanılmaz bir şeye benziyor. Fakat bir kere dirilmişler ise neden bir ikincisini yapamazsınlar? Ya da tam olarak, anlatıldığı gibi hiç kimse dirilmemiş olsa? Her halükarda yüzyıllarca efsaneyi öğrenen ziyaretçilerin zihninde canlandırması bir şekilde tekrar ve tekrar yaşatmasını sağlayacaktır. Mucize, mantığı tarafından kabul etmeyi reddeden olayı canlandırmak için ziyaretçinin gayrettir.
    Efsanede birinci diriliş nispeten kısa bir sürenin içinde gerçekleşmiştir. Beklenilen ve bir türlü gelmeyen ikinci diriliş son adaleti beklemek için gereken sonsuz sabırlık uyandırmasıdır. Belki bu zaman gelmiştir ve haberimiz yoktur.
    Hayatı anlamaya çalışmak, hayatın öz amacı olan yaşamayı değersiz etmemesi gerektiğini ifade etmektedir.

    Yahya Şişeoğlu ve Şemsettin Bakkal Efendi